27 Nisan 2017 Perşembe

İstanbul'un sokaklarında bir günün özeti: Düttürü dünya!

Eski bir inanca göre hiç kimse boş yere İstanbul'da dünyaya gelmez! Ve pek çok insan hayattayken dünya gözüyle de olsa bu kadim şehre ayak basmak ister, onu solumak, onunla hemhal olmak ister. Bu inanca göre bu şehirde doğan ya da bir şekilde bu şehrin suyundan içen herkesin illa ki bir vazifesi ve geçmişten gelen bazı görevleri vardır, zira burası efsunlu bir şehirdir. Bu inanç ne kadar doğrudur bilemeyiz ancak İstanbul sahip olduğu pek çok özelliği ile hakikaten müstesna bir şehirdir! Tarihin, entrikaların, yıkımların, aşkların, ihanetlerin hep kol gezdiği bir şehirdir burası ve aynı zamanda umudun şehridir. 
Ve İstanbul'un kalbi ise Pera'da atar!. Burası yüzyıllar boyunca sanatın, güzelliğin, asaletin, görkemin her milletten renkli ve çok kültürlü hayatın çekim merkezi olmuştur!.. Ancak bugün o Beyoğlu eski günlerini ve kaybettiği kimliğini arar duruma gelmiştir. Tarihi sinemaların yerini AVM.lerin aldığı, asaletin yerini rüküş ve pejmurde bir kirliliğe bıraktığı ve pek çok esnafın birer birer kepenklerini kapattığı kentin kadim insanları biliyorum Pera'nın hızla değişen bu görüntüsüne çok üzgünler. Bir milleti sanattan mahrum bırakmak, onu gericiliğe, karanlığa teslim etmek demektir. Yine de direnen kurumlar var. Sanat Galeri ve müzikevleri, kitapevleri...ve bu kurumlar köklü geçmişleri ve birikimleri ile hayatı canlı tutmaya, toplumu aydınlığa götürecek olan sanatsal etkinliklere destek vermeye devam ediyorlar hâlâ... 
Ve benim en çok keyif aldığım şeylerden biridir. Sanat Galerini gezmek, kitapevlerinde zaman geçirmek. Sinemaya ve tiyatroya gitmek. Ancak itiraf etmem gerekir ki ben de eskisi gibi bu etkinliklerin içinde olamıyorum. Nedeni ise sizin de tahmin edeceğiniz gibi, 'İstanbul' artık kabına sığmıyor, taşıyor!. Bir şehre bu kadar çok göç olursa; Anadolu'dan ayrı, yakın coğrafyamızdan ayrı!.. akın akın her tür insan göç ettikçe nefes alacak bir alan kalmadı bizlere. Sosyal hayatımızın dışında, ne idüğü belirsiz milyonlarca insan da sınırlarımızdan içeriye girince güvenliğimiz de risk altına girdi. Doğaldır ki bir yerden bire yere gitmek, başlıbaşına bir kabus oldu artık. Bu yüzden İstanbul gibi müstesna ve devasa bir metropolde yaşayınca insan, her şeyi inceden inceye hesaplamak zorunda kalıyor. Bir yerden bir yere gitmek aksi taktirde bir işkenceye dönüşebiliyor. Bazen özel araçla gitmek yerine güzergâha uygun toplu taşıtları, metro ve ido'yu kullanmak daha makul olabiliyor.

Karşılaştığınız insan manzaraları içinde de yok yok!. Alabildiğine kaos, işsiz güçsüz başı boş dolaşan yığınla insan var sokaklarda. Sefil görüntüler, lümpen, rüküş, ucube insan yığınları.. eskisine göre Avrupalı turist daha bir az, bolca Arap vatandaşlar, biraz Uzak Doğu'lular ve biraz da bizim 'yurdum' insanlarımız :)) 
İstanbul'u çok sevsem de eskisi kadar kendimi sokaklara gözü kapalı atamıyorum artık :) ancak gezgin ruhum beni rahat bırakmıyor... özel işlerimiz (evrak takibi vs.)  için bir gerekçem olunca bunu fırsat bilip, maceracı ruhumu havalandırıyorum hemen :)

Şehrin kaotik ortamını sokak çalgıcıları inanılmaz yumuşatıyor. 
Metroda, meydanlarda,iskele önünde, Kadıköy çarşıda, 
İstiklâl'de.. her yerde müzik ruhlarımızı şenlendirmeye yetiyor.

Birkaç gün önce ben de o kalabalık güruhun arasına karışmıştım. Hem ziyaret, hem ticaret misalinde bir taşla 3-5 kuşu bir anda vurup geldim :) Gidiş geliş sadece yollarda geçirdiğim zaman, abartmıyorum takriben 3 saate yakındı.
Haydarpaşa Garı'nda restorasyon çalışmaları vardı..



Yaşadığımız lokasyondan, sırasıyla önce Kadıköy'e; trafiğe göre yarım saat ile bir saat arasında bir mesafe, oradan vapurla Karaköy'e; bir yarım saatte buraya ekleyelim..tabi ki sefer saatlerini kaçırırsanız, 15 dakika ve yarım saat gibi bir kaybınız oluyor.


Ancak işin en keyifli anı, vapura adım atıp, sotalı bir güverte kenarında kendinize yer bulabilmeniz oluyor, artık bundan sonrasında yerli turist moduna girebilirsiniz. Ben öyle yaptım yine. 
Tabi ki bu ambiyans simitsiz olmaz!.yarısı benim, yarısı da martıların nasibi:) püfür püfür rüzgara karşı, martılarla birlikte, bakına bakına yol almak keyifliydi.. bu mutluluk anlarını çok görmedim kendime :)) koştur, koştur..sonunda yetişince vapura, bu sevinç anını kutlamadan olmazdı!. çaylı, simitli ve boğaz manzaralı...Kızkulesi, Haydarpaşa...uzaklarda Kule-i Galata'ya karşı keyifli yol seyrinden sonra..çok da fazla rehavete kapılmadan varıyoruz Karaköy'e.
Daha Karaköy iskeleden adımımızı atar atmaz...çevreye yayılan yüksek volüm Arapça şarkıları duyunca bir an; 'nereye geldim ben?' 'yoksa yanlış bir yerde miyim?' dedim, sonra seslerin geldiği yöne, çevirince başımı, boğaz turunu tamamlayıp Karaköy'den Eminönü'ne doğru yanaşmaya çalışan bir tekne dolusu Arap vatandaşları gördüm. Ve o an ayaklarım suya değdi.
Meğer Arap kardeşlerimiz teknenin tamamını kapatmış.. bangır bangır kendi lisanlarında Arapça şarkılara eşlik etmektelermiş. anlaşılıyor ki  hallerinden oldukça memnunlar. Başkalarının sevinçli,coşkulu halleri elbette bizi de sevindirir ama böyle değil!. toplum içinde bir arada yaşamanın da bazı kuralları vardır. Çevreye rahatsızlık vermeden daha medenice yaşamak da bir kültür işi. Ve artık İstanbul'da böyle bir birikim kalmadı. Ne görgü, ne adab!. Bu yüzden böylesine fütursuz rahatlıklardan hiç mi hiç hoşnut değilim!. zira benim gibi düşünen çok insan olduğunu tahmin ediyorum.


*****


****

Önce Karaköy'de öğle arasına takılmadan bir an önce halletmem gereken işleri hallediyorum. Ardından biraz Galata Köprüsünde dolaşıyorum. Biraz Eminönü ve Sirkeci'de...

Kum gibi balık, kum gibi!..

müziğimizi de açalım :)
Sonra olta balıkçılarını izliyorum. Olta balıkçılar bereketli bir gün geçiriyor olmalılar ki, kapların içi balık kaynıyor. Bugünün nafakası tamamdır. Balıkçıların yüzü gülüyor. Güneşte, denizde bizden yana..

Biraz köprü altından, biraz da üstten değişik açılardan 
görüş alanıma giren, Haliç ve karşı kıyıların, 
fotoğraflarını çektikten sonra...


****

Görmeyi çok istediğim Taksim'deki sergiye en pratik olacak şekilde gitmek üzere, Karaköy tünel'den Beyoğluna giden vagona biniyorum ve...kısa bir süre sonra Taksim'e ulaşıyorum.
 
Taksim'de ise bir başka sürpriz beni bekliyor.  Tünelden dışarı çıkar çıkmaz etrafta tomalar, akrepler ve bir dolu resmi ve sivil polisler. çevirmişler her yeri...bölüm bölüm paravanlar !!! sanırım tüm bunlar 1 Mayıs öncesi hazırlıkları olmalı diye düşünüyorum. Bir yanda da her yer delik deşik, yollarda çalışma var. 

 
Taksim'e hoşgeldim :) ancak herkes bu manzaraya alıştı sanırım, ama ben alışmadım, alışmak istemiyorum. Arıyorum o eski günleri!. Hey gidi günler!. bir zamanlar böyle miydi Taksim. 


Tünelden çıktığımda karşımda solda makine dairesi yada atölye binası
ve yanında 1883 yılında yapılmış olan Tünel Pasajının
zarif mimari süslemeleri ile meydana bakan cephesini görüyoruz..

****
Yine sokak çalgıcıları var, yine insanlar merakla yürüyorlar Taksim'de ve çoğunluk Arap nüfus!.ancak İstiklal'in o (kaliteli) sanat kokan ruhundan eser yok artık!.var(dı)lar ama artık yoklar!. şimdi ki varlar işte bunlar...

Anadolu kadını elinde sazı..nefes almakta güçlük çekse de
 yine de bir hevesle çalıyor bağlamayı


Afrika kökenli çukulata tenli bir arkadaş!
Beatles'dan parçalar söylüyor...

bunlar da ülkemizin müdavimleri Kızılderili çalgıcılar:)
geleneksel kıyafetleriyle bir hayli dikkat çekiyorlar

İstanbul'un kalbi Beyoğlu'nda, Karaköy, Galata ve Eminönü'nde... sokaklardan insan manzaralarımız böyle. Ve madem yolumuzu düşürdük Taksim'e artık Sanat Galeri'ne teşrif etmeden ayrılmak olmaz diyorum.  
Esin Bozdemir
Devamı yakında  

16 yorum:

  1. Her şeye rağmen İstanbul'u ne kadar özlediğimi fark ettim. İnsanı yoran ama aynı zamanda mutlu eden bir mega kent İstanbul. Büyülüyor, çarpıyor, baş döndürüyor ama sonra güzelliklerini sunarak kendini bağışlatıyor.
    Görerek bakan gözler aynı anda pek çok farklılığı keşfediyor. Ne güzel kareler yakalamışsınız. Bağlama çalan Anadolu kadını çok şey düşündürdü bana. Müzikle ruhunu doyurmak isteyen her milletten insan sanatını icra ediyor.
    Güverte sadece eski vapurlarda kalmıştı, yenilerde yoktu. Martılarla simit paylaşma ne güzeldi.
    Üniversite yıllarımızda Haydarpaşa Garı'nın tren düdüklerine hep kulaklarımız aşinaydı.
    Bu hayali yolculuk iyi geldi gerçekten. Çok teşekkürler. Her zamanki gibi emekli bir çalışma olmuş.
    Dalgaların sesini, Boğaz'ın esintisini duyar gibi olduk.
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Makbule Abalı,
      Çok güzel ifade etmişsiniz İstanbul'u. Aynen sizin de belirttiğiniz gibi; İstanbul, insanı hem yoran hem de mutlu eden bir mega kent. Ancak güzellikleriyle kendisini bağışlatıyor bir anlamda. Bu yüzden hemen herkes trafiğinden, karmaşasından şikayet etse de bir türlü ayrılamıyor bu şehirden!.ancak onu doyasıya yaşayanlar bir zaman sonra (dayanamayan bünyelerle; sağlık da tehdit edince) vakti geldiğini düşünüp daha sakin ve dingin bir hayatı seçiyorlar, ve bu kentten ayrılıyorlar.

      Bağlama çalan kadının tavırları çok dikkatimi çekti. Yanındaki bey bir yakını olabilir. Çünkü bağlamayı o gencin elinden alıp, bir hevesle çalmaya başladı. Sanki nefes almakta zorlanır gibiydi, ama bağlamayı çok sevdiği her halinden belli oluyordu..her insan ayrı bir dünya kim bilir ne hikayeler barındırıyordur bu insanlar da! Bütün malzame toplumun içinde... zaten sanatta toplumun içinden doğuyor.
      İstanbul'un simgelerinden olan o tarihi gemileri çok seviyorum. Bir ruhu var adeta. Güverte de oturmak kadar geminin her iki yanında oturmakta keyifli oluyor. Belli ki İstanbul'u çok özlemişsiniz, ilk ve Sonbahar mevsimleri İstanbul'u gezmek için en ideal zamanlar. Demek ki İstanbul'da bir nostalji tatili yapmanızın zamanı gelmiş. Bunu hayata geçirin Makbule Öğretmenim :)
      Değerli yorumunuz için ben teşekkür ederim. Selam ve sevgilerimle...

      Sil
  2. ne güzel fotoğraflar.. içim açıldı..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @ayak-izleri-sevgi
      çok teşekkür ederim sevgi :))

      Sil
  3. O Kızılderili arkadaşlar gerçeği mi yoksa yerlisi bilemiyorum. İzmir'de de çok gösteri yapıyor.
    İzmir de küçük İstanbul diyorum. İnsan bazen ürküyor. Halbuki 5-6 sene önce gece kadın olarak rahat dolaşabildiğiniz bir şehirdi. Neden olduğunu hepimiz biliyoruz... İstanbul'u müze gezmeleri ve fotoğraf için gelmek istiyorum. Bakalım kısmet. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @bahce perim,
      Kızılderililer Amerikalıların asıl yerlileri onlar. Kendi içlerinde de Kuzey, Orta, Güney Amerikalılar olarak ayrılıyorlar. Ülkemize genellikle Güney Amerika (Kolombiya, Peru, Bolivya) Kızılderilileri geliyor. İngiltere'de öğrencilik yıllarımda Bolivyalı bir arkadaşım vardı adı Paola. Kökleri Kızılderili idi. Babasının siyah upuzun saçları, keskin ve iri yüz hatları vardı..elinde gitarı ile doğum gününde kızına sürpriz yapmak için Bolivya'dan kalkıp okula gelmişti..Biz de 'Hola' demiştik:))
      Demek ki yurdumuzu geziyorlar..İzmir'e de geldiler.. ne güzel kültürlerini tüm dünyaya duyuruyorlar.. hem tatil, hem de kültür elçiliği yapmış oluyorlar. Geleneksel kıyafetleri ise çok renkli.Şaman kültürüyle ve Türkmenlerin kıyafetleriyle benzerlikleri çok..bu konuda yapılmış pek çok araştırma da bulunuyor. Şu yazımda konuyla ilgili bilgiler mevcut. İlgini çekerse bakabilirsin .Esenlikle..

      (Tahtacı Türkmenleri ve Kızılderililer)
      http://izlerveyansimalar.blogspot.com.tr/2013/10/alibey-kudar-etnografya-galerisi.html#more

      Sil
  4. Son durumları ne güzel özetlemişsin Esincim. Bizim Büyükçekmece sahildeki Albatros Parkı'nı bile Arap-Türk Konsorsiyumu'na satmışlar. Şehir içi çoktan değişti de Büyükçekmece'nin de çehresi değişecek demektir. Ülkeden uzaklaşmayı hiç düşünmedim ama İstanbul'dan kaçıp gidesim var. Kaç kuşak burada doğup büyüdüğümüz halde. Neyse...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @sezer eser perker,
      Sorma Sezer'cim, şu ülkenin geldiği hâle ne kadar üzülüyoruz. Bir de kafasını devekuşu gibi kuma gömenler yok mu!. yahu siz kafanızı kuma gömerken bak elin Arapları fink atıyorlar bedavadan buldukları topraklarımızda!. üstelik bir tek onlar mı!!!? kahrımızdan öleceğiz gerçekten!. bir de nasıl fütursuzlar!. biz tatil amacıyla gittiğimiz ülkelerde değil böyle hareketlerde bulunmak yükses sesle dahi konuşamayız! konuşturmazlar zaten.. hele ki yurtdışında çalışan işçi vatandaşlarımıza resmen 3. sınıf muamelesi yaparlar!. ta ki vatandaşlıklarına geçene kadar! yaramız deşiliyor her seferinde..şimdi Arapça tabelaları kaldırıyorlarmış. geçmiş ola diyesim var; "Türkçe giderse Türkiye gider" dediler hep değil mi! aydınlarımız! eninde sonunda aydınlarımızın ve o aydınların da asıl referansı olan Atatürk'ün sözüne/yoluna gelecekler!. ancak ülke yap/boz tahtasına döndü!. bakalım gelecek günler neler gösterecek!. aynen Sezer'cim, sokaklara çıkasım yok artık..acil işlerimiz gereği merkezlere gittiğimde gördüğüm manzaralar :(( üzüntümden eve döndüğümde birkaç gün kendime gelemiyorum artık!.Bunlar sakin dediğimiz yerleri de işgal ediyorlar yavaş yavaş!. parsel parsel elimizden gidiyor n'olacak!! kahrolsun kahrolamayasıcalar:((
      Neyse... deyip susuyorum artık Sezer'cim.. bildiğimiz şeyler işte..kendi dünyalarımızda bir şekilde sevdiklerimizle avunuyoruz..seni çok öpüyor, iyi haftasonları diliyorum...sevgilerimle..

      Sil
  5. Bundan yaklaşık 30 yıl önce ve daha da önceleri benim rahmetli hassas ruhlu ablam, babasının prensesi, birlikte işten eve dönerken (her ikimiz de Eminönü' de çalışıyorduk, o İş Bn. Yenicami, ben Sultanhamam Şb.) etrafımızdan gelip geçen ya da bindiğimiz araçta sağımızda solumuzda oturan insanların gürültülü konuşmalarını işittikçe üzülür, titizlenir, " artık temiz bir Türkçe duyamıyorum " diye yakınırdı. Yaşamış olsaydı (2000 yılında kaybettik), "artık Türkçe konuşan kimse neredeyse kalmadı" diye kahrolacaktı kesin.

    İstanbulda doğan ve 10 yıl memuriyet dolayısıyla Anadolu faslı hariç bu kentte yaşayan biri olarak, yikımlardan, sivri, biçimsiz taş yığınlarından, çok pahalıya malolan gereksiz bitki süslemelerinden, aşırı, çirkin ışıklandırmadan ve evet tüm senin de bahsettiğin keşmekeşten öyle bezmiş durumdayım ki aylık eski dost toplantıları dışında mecbur kalmadan pek çıkmamayı tercih ediyorum.

    Son zamanlarda sık sık diş tedavim için kızkardeşimle Yakacık-Kadıköy otobüs, Kadıköy-Eminönü vapur, Eminönü-Beyazıt tramvay güzergahını kullandık. Tuhaf bir şekilde o kadar keyif aldık, öyle mutlu olduk ki. İşte o şahane (şimdi bu paylaşımda gördüklerimi kastediyorum) karelerin, müziklerin, insan manzaralarının sayesinde. Kadıköy meydanı, vapur, deniz kokusu, kuşlar öz İstanbul halleri... Evlerimize huzurla döndük her seferinde :)

    Ne yaman çelişki :) Yaşamın kendisi gibi. Sevgi, nefret, minnet, şikâyet, panik, huzur hepsi iç içe. Öyleyse öyle.. Kabulümüz...

    Ellerine sağlık Esin' cim. Uzun süredir uğrayamadığım için özür dilerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Asuman Yelen,
      Asuman abla'cım, telepatiye bilmem inanır mısın, ancak bu sabah aklımdan sizi geçirdim biliyor musunuz!. uzun zamandır, bir iki özel (kutlama, başsağlığı vb.) yorumlar dışında sosyal platformlarda; sesiniz çıkmıyordu, merak etmiştim!. Ve bu sabah sizin tarafınızdan gelen mesajı görünce :) hem çok sevindim hem de çok şaşırdım!. abdala malum olur derler ya hani!. Bilmem hangisi ise artık ) Daha önceki yorumlarınızdan anımsıyorum gençlik yıllarınız ve iş hayatınızda çalıştığınız semtleri.. o yıllara dair yaşadığınız güzel şeyleri!. ve ne zaman Eminönü’ndeki ‘İş Bankası Müzesine’ gitsek ya da önünde geçsem, yine kulaklarınızı çınlatıyorum bilesiniz. O buğday tenli, badem gözlü zarif hanımefendi gözümün önüne geliveriyor. Rahmetle andığımız biricik ablanız hayatta olsaydı o da eminim çok üzülürdü.

      Dişleriniz vesile olmuş, birkaç vesaitle de olsa, eski/öz İstanbul'un o halleriyle buluşmaya. (bu arada daha önce çekinmiştim söylemeye, ama face’de gördüğüm vapurdaki gülen fotolarınızdan, inanın yeni dişleriniz çokk güzel olmuş, çok yakışmış, güle güle kullanın.)

      Muhteşem boğazı, vapurları, martılarıyla, tarihi yalılarıyla.. ve daha fazlası elbette!. İstanbul'u çok seviyoruz ve onun bu kadar örselenmesini hiç birimiz istemiyoruz. İşte o, binbir zahmet sonunda biraz da kimi çirkinlikleri görmezden gelerek, kısacık zaman dilimlerinde de olsa bu güzelliklerle buluşmak bizi mutlu ediyor. Ancak keşke daha medenice, insana-doğaya yakışır bir şekilde bu güzellikleri yaşıyor olabilseydik. Hâl böyle olunca ve elden de bir şey gelmeyince ister istemez bizler de tıpkı 'düttürü dünya' imgesinde olduğu gibi, bazen hayatı oluruna bırakmak ve her şeyi kafaya takmamak gerektiği kanısına varıyoruz. Nihayetinde hayat kısa ve neresinden bakarsak bakalım bu dünya ‘düttürü dünya’ dır. Ozanın da dediği gibi yalan dünya.

      Ne yaman çelişki demişsiniz kesinlikle bu tespitinizde çok haklısınız. Hayatın içinde her çeşit duygu var ve biz hepsini yaşıyoruz. Ve yine de her şeye rağmen bu hayata ‘eyvallah’ diyoruz.

      Hiç özür olur mu!.. ne demek! İnsan, içinden nasıl geliyorsa öyle yapmalı zaten. Yazışmalarımız biraz da mektup gibi oldu, ama güzel de oldu değil mi!

      Ben teşekkür ediyorum Asuman ablacım.. Değerli yorumunuz beni çok mutlu etti.Sevdiklerinizle birlikte gönlünüzce güzel bir haftasonu diliyorum. Sevgilerle…

      Sil
  6. ''çevreye zarar vermeden medenice yaşamak da bir kültür işi'' Ne güzel dediniz. İstanbul'un kültürü de saygısızlık, tahammülsüzlük üzerine kurulu.
    İş arkadaşım ile bu konuyu konuşuyorduk, üstüne sizin yazınızı okudum. Üzülüyorum, düzelme söz onusu olamaz mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @acemi blogger,
      Benim öğrencilik yıllarımda 'görgü kuralları' diye bir dersimiz olurdu. Eğitimlerimiz aynı zamanda ilkokul öğretmenimin harika eğitmenliği ile uygulamalı yapılırdı. Eğitim, önce ailede, sonra okulda ve sonra tüm hayatın içinde olmalı. Bu yüzden çözüm, tüm ülkeyi kapsayacak; köylüsü, çiftçisi, ev hanımı, öğrencisi ile… bir eğitim politikası ile gerçekleşebilir ancak. Mega kentlerde ise herkes stres yüklü ve tahammülsüz!. çünkü kentler kent olmaktan çıktı!. sosyal yaşam arapsaçına döndü!.
      artık ne küçüklerde büyüklere saygı var, ne de genç-ihtiyar bilmek var, ne de kural tanımak!..
      offf.. ne demeli vallahi! Artık insanlarımızda ne çok 'elektrik yükü var' :))
      Esenlikle, dingin bir hafta sonu dilerim..

      Sil
  7. İstanbul' a geldiğimde ben de benzer bir tur yapıyorum. İstiklal' e uğramadan ve vapura binmeden İstanbul' a geldiğimi hissetmiyorum. Ama İstiklal garip bir yere dönüşüyor her geçen gün. Suriyeliler iyice ağırlıklarını arttırmış. Kalite gittikçe düşüyor. Pek çok marka İstiklal' den uzaklaşıyor. Yetkililer ne yapıyor. 1 Mayıs' ı nasıl engellesek, Gezi Parkını nasıl yok etsek, AKM yi çürümeye terk etsek derdindeler. Yazık oluyor.ç

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Turgay Aksoy,
      İstanbul deyince aklımıza, öncelikli olarak hep o klasik vapurlarla bir yakadan diğerine boğaz keyfi sürmek geliyor. Bir hayli eski de olsa acele bir işimiz olmadığında ido yerine vapura binmeyi tercih ediyorum ben de. AKM yıllardır öyle atıl bir şekilde duruyor. Oysa sahnesi çok özeldir. Her 1 Mayıs'ta yaşanılanlar üzüntü veriyor!işçi kardeşlerimizin hak arayışlarının da artık hiçbir karşılığı yok!.istediğimiz hakça ve adil bir yaşamdır! en çok aradığımız da huzur!.. Temennimiz ülkemizin bir an önce aydınlık günlere kavuşmasıdır. Yorumunuz için teşekkürler. İyi hafta sonları dilerim. Esenlikle..

      Sil
  8. İstanbul'un karmaşası bile ayrı güzel. Ben çok severim bu kenti. 10 yıl yaşadım ve özlüyorum hala...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Saadet Uslu,
      Sayfama hoş geldiniz,
      İstanbul çok özel bir şehir. Ancak her geçen gün artan nüfusu ile bu şehirde yaşamak giderek güçleşiyor.
      Ayrı düşünce de özlemi artıyor. Şehrin acayip bir çekim gücü var!. Boşuna dememiş eskiler İstanbul için efsunlu bir şehir diye. Esenlikle..

      Sil

Related Posts with Thumbnails