16 Nisan 2018 Pazartesi

Zamanla yarışmak mı! yoksa?


Zamanla yarışıyoruz adeta. Yetmiyor, bitmiyor, çabuk geçiyor derken... Gelmez dediğimiz günler göz açıp kapayıncaya kadar geliyor, bitmez dediklerimiz bitiyor!. Tüketiyoruz her şeyi. Zamana yenik düşmeyen var mıdır bu hayatta!. Ancak insan, yaşadıkça hayatı, zamanla öğreniyor; nelere öncelik vermesi gerektiğini. Çünkü bazen, özellikle beşeri ilişkilerde onca özene, verdiği değere karşılık, hiç ummadığı muamelelerle karşılaşınca bir de, giden zama(nı)na mı yanmalı! yoksa incinen duyguları(na) mı! diye sorgularken buluyor kendini!. Böylece 'az ama öz olsun' şiarıyla daha bir seçici davranıyorsun ilişkilerinde. Bu seçicilik sadece beşeri ilişkiler için geçerli değil elbette. Zamanımızı ç/alan diğer pek çok unsur için de geçerli bir durum.

Sosyal ağlar meselâ!. Ne onlarsız, ne de onunla olmuyor, evet bu bir gerçek. Çünkü teknoloji çağındayız artık. Bunun konforunu sürdüğümüz doğrudur; Öyle ki oturduğumuz yerden görüyoruz tüm işlerimizi. Yollara mı çıkacağız, bilet mi alacağız, kalacak yer mi? hafta sonu veya tatillerimizde yurt-içi veya yurt-dışı nereye, hangi ülkeye gideceğiz?. hangi filmleri izlemeli, hangi kitapları okumalı? sağlıktan, beslenmeye, giyimden, meteorolojiye kadar akla hayale gelmez her şeyi bulabildiğimiz internet ortamı, olmazsa olmazlarımızdan biri adeta! her kapıyı açan birer 'maymuncuk' elimizde!. Ama biz bunun da suyunu çıkardık her şeyde olduğu gibi... Gerçekten sonradan görme gâvurdan dönme sözünün birer karşılığı gibiyiz!. buna uygun düşecek daha pek çok veciz söz var tabi ki! ama umuma açık bir platform olarak blogda bunu yazmaya, terbiyem müsade etmiyor. Ama görüyoruz işte.

2 Nisan 2018 Pazartesi

LEONARD COHEN "Kendi Ağzından"


Biz onu en çok söylediği romantik şarkılarla, konser salonlarında kendine has yorumuyla ve gizemli tavırlarıyla tanıdık. Ama o sadece şarkı söylememişti, asıl kariyerine şair ve romancı olarak başlamıştı. Yazdığı yüzlerce şiiri vardı, şarkıların pek çoğunun sözleri kendine aitti. Üstelik öyle şeyler söylüyordu ki, onun için bilge bir ozan diyorlardı. O kimi zaman yaşadığı düzene sessizce başkaldıran protest bir aydındı. Bazen bir seyyah! ve bu kimliklerin dışında ona bir de keşişliği ekleyebilirdik. O, yaşamı boyunca çok yönlü bir sanatçı olmuş ve ilerleyen yaşına rağmen sahnelerden inmemişti. Bahsettiğim sanatçı, sıradışı yaşamıyla, tutkulu aşklarıyla, yaptığı şarkılarla, söylediği sözlerle bir efsane olan Leonard Cohen’dir.  Ve dünya, en önemli ozanlarından birini, Leonard Cohen’i , 7 Kasım 2016’da 82 yaşındayken kaybetti.

70’li yıllar ve öncesini, belki yeni jenerasyon çok iyi tanımıyor olabilir, ancak Cohen’in benim de çok severek dinlediğim; “Dance Me to the End of love” , “Suzanne”, “Teachers”, “Master Song”, "Everybody Knows", "Lover, Lover, Lover"şarkılarını duymayan kalmamıştır sanırım. İşte bugün hâlâ bu şarkılar büyük kitlelerce dinleniyorsa Cohen efsanevi olarak aramızda hep yaşayacaktır diyebiliriz.

26 Mart 2018 Pazartesi

Milli Saraylar Resim Müzesi

Herkes bir resmin önünde, onun konuşup konuşmayacağını, konuşacaksa kendisine ne söyleyeceğini görmek için bekleyerek bir prensin huzurunda durduğu gibi durmalıdır ve prensin huzurunda olduğu gibi kendisi ona hitap etmemelidir, çünkü o zaman ancak kendisini işitecektir. * 
Ünlü düşünür, Artur Schopenhauer’in * “Seçkinlik ve Sıradanlık” üzerine sarf ettiği bu sözlerde olduğu gibi, kısa bir süre önce ben de ziyaret ettiğim, Milli Saraylar Resim Müzesinde gezerken benzer duyguları taşıdım.  Sarayların en seçkin tablolarının sergilendiği ‘Resim Müzesi’nde,  tabloların karşısında durduğumda, benimle konuşan ve çevresinde dolaşırken gözleriyle beni takip eden muhteşem sanat eserleriyle buluştum.  Bu nasıl bir sanat dehasıdır ki, size bakan o gözlerin çekiminde kalıp, tekrar tekrar sizi kendisine yaklaştıran, yanından ayrılırken  sizi uğurlayan… çok şey anlatan, konuşan gözler! bakışlardaki o anlamı birebir tuale yansıtabilen sanatçıların, bu olağanüstü yaratımlarından etkilenmemek imkânsız!..

18 Mart 2018 Pazar

Çanakkale Savaşı’nın anıtsal izdüşümleri - Tarihe Saygı Anıtı

Çanakkale ili Eceabat sınırları içerisinde yer alan ve OPET tarafından -Çanakkale Zaferi’nin 93. Yılı etkinlikleri kapsamında - 17 Mart 2008 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından törenle ziyarete açılan “Tarihe Saygı Parkı” ve aynı alan içinde yer alan “Tarihe Saygı Anıtı” kesinlikle görülmeğe değer. Şehitliklere yapılan ziyaretlerin ardından dönüş yolunda feribot iskelesinin hemen yanında yer alan 2500 metrekarelik alan üzerindeki “Tarihe Saygı Parkı” konumu ve tasarımıyla dikkat çekicidir. Park alanı içinde; Çanakkale Savaşı canlandırmaları, Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası haritası, Çanakkale Savaşı Komutanları büstleri ve Tarihe Saygı Anıtı yer almaktadır.

12 metre yüksekliğinde, 2.5 metre genişliğinde olan “Tarihe Saygı Anıtı” ünlü heykeltıraş Prof. Dr. Tankut Öktem‘in son eseridir. Ne yazık ki heykeltıraş eserinin son halini göremeyecektir. Çünkü, Haziran 2007’de Öktem tarafından projelendirilen “Tarihe Saygı Anıtı”ı sanatçının İstanbul’da 5 Aralık 2007’de bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi üzerine, kızları Oylum Öktem ve Pınar Öktem Doğan tarafından, Tankut Öktem Atölyesi çalışanlarının - İşözen Adnan Gürsoy, Veli Turan, Turhan Bir, Mustafa Doğan, Selahattin Sevimli ve Ahmet Turan - katkıları ile hocalarının başladığı eser 2008 yılında tamamlanır.2008 yılında açılan “Tarihe Saygı Parkı” 2013 yılında yeniden bir düzenlemeye tabi tutulur.  Bugün “Tarihe Saygı Anıtı” tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini selamlamaktadır.

14 Mart 2018 Çarşamba

Beyoğlu'ndan ve sergilerden yansımalar


Ülkemizde her şey hızla değişiyor. Malum, İstanbul'un çehresi de her geçen gün başka bir şekle dönüşüyor. İstanbul'un değişen yüzünün en belirgin yaşandığı yerlerden biri de şüphesiz Taksim'dir.  Sanat Galerilerinin bir hayli fazla olduğu, gösteri merkezlerinin, kitabevlerinin, tarih ve kültür kokan mekanların adresidir Taksim. Önceden çok daha sık giderdim Taksim'e, ancak şimdi görmek istediğim bir sergi veya önemli bulduğum bir etkinlik olursa, ancak o zaman uğruyorum. Bir de buna trafik handikabını da ekleyince çoğu zaman yollara koyulmak gözümde büyüyor. Tabi ki tek engel bu da değil!. Taksim'de İstanbul'un pek çok semtinde olduğu gibi, sürekli birtakım -yıkımlar, onarımlar, alt yapı çalışmaları gibi-  düzenlemeler içinde. Ayrıca son bir iki yıl öncesine kadar mütemadiyen siyasi olayların, gösterilerin hep merkezinde idi Taksim, dolayısı ile can-güvenliği açısından da risk taşıdığı için açıkcası gitmek pek cazip değildi. Ancak Taksim'e eskisi kadar hevesle gitmek istemeyişimin asıl gerekçesi bütün bunların dışında, Taksim'in bu denli kozmopolit bir görünüme bürünmüş olmasıdır.

10 Mart 2018 Cumartesi

Türkiye'nin Milli Parklarından bir seçki

Yalandan bir kışın ardından, bahar daha fazla beklemeden kapımıza dayandı. Kışın sisli, puslu ve kasvetli havaların yerini, içimizi ısıtacak güneşli ve aydınlık günler bize göz kırpıyor artık. Beton yığınlarına dönüşen şehir hayatı içinde yaşamlarımız daha bir stres yüklü ve dayanılmaz olurken, özlediğimiz güneş yüzümüzü güldürecek. Havaların psikoloji üzerindeki etkileri büyük. Güneşin ruhumuzu saran pozitif etkisi ise tartışılmaz, hele ki doğanın uyanışına, vadilerin, yaylaların, ormanların yeşermesine, ağaçların çiçeklenip, kuşların, kelebeklerin, böceklerin şenliğine eşlik etmek paha biçilmez olur. Şairin dediği gibi; "ne de olsa, -güneş bedava- hava bedava, bulut bedava; dere tepe bedava; yağmur çamur bedava". O halde huzuru en çok hissettiğimiz doğanın içinde olmak için biz de şimdiden hazırlığımızı yapalım ve önceliğimizi 'Milli Parklar'a verelim diyorum. Baharı iliklerimize kadar hissedelim ve onu farkında olarak yaşayalım.
Related Posts with Thumbnails