14 Aralık 2014 Pazar

Tarihin ibadet ve iktidar arenası: AYASOFYA

Ülkemizin ve dünyanın göz bebeği İstanbul’un en önemli kültürel mirasıdır AYASOFYA.  Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış özel anıtları arasında yer alan Ayasofya; mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden sanat dünyası açısından da ayrıca oldukça önemli bir müzedir. 
Geçmişi doğru okumak, bu günü iyi analiz etmek ve geleceğimize sahip çıkmak adına önemli bir anahtardır aynı zamanda Ayasofya!. Bu yüzden geleceğe ışık tutan emanetler içinde ‘AYASOFYA MÜZESİ’ ni ayrı bir yere koymak gerekir.
1700 yıllık tarihe sahip, her dönem ibadet ve iktidar arenası olmuş Ayasofya, bugün de bu misyonundan hiç bir şey kaybetmemiş olarak dünyanın çekim merkezi olmaya devam ediyor.
Yüzyıllar boyunca yaşamış olduğumuz bu kadim coğrafyanın üzerinde ne büyük kavgalar, dinsel- mezhepsel ayrışmalar, ihtiraslar ve bin bir çeşit entrikaların ereğinde hep iktidar ve egemenlik, hükümranlık savaşları vardı. 
Halklar üzerinde egemenliğin en kolay sağlandığı sistem ise hep ‘din’ olmuştu ve egemenliğin en gösterişli sembolleri de ibadethanelerdi. Bu gösterişli Hükümdarlık sarayları, ibadethaneler hep ‘en büyük benim’ ‘en güçlü benim’, ‘dünyanın merkezi benim’ !!! demek için yapılmışlardı…
Kutsal Bilgeliğin adı AYASOFYA
Bu gün bir müze işlevi gören ve adını  “kutsal bilgelik” ya da "İlahî Bilgelik” anlamına gelen ve Ortodoksluk mezhepinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılan “Aya-Sofya”; Ayasofya’da ruhani dünyanın kapılarından içeriye uzanıp, geçmişin ayak seslerine, fısıltılarına kulak vereceğiz… Bakalım taşlar dile gelecek mi!.. bize sırlarını söyleyecek mi!.

Upuzun turist kuyruklarına aldırmadan, dakikalar boyunca sırada beklemeyi göze alıp, defalarca gidip gördüğümüz Ayasofya Müzesi’nde, yine bir restorasyonla daha karşılaşmak ‘Hay Allah yine mi!’ dedirtse de bize.) keyfimizi kaçırmıyoruz hiçbir şekilde.. Çünkü mekân aynı da olsa, daha önce gözümüzden kaçmış olan bir detay ve o detaydaki yeni bir bilgi tebessüm ettirecektir bizi..  Yeter ki  sadece, gittim-gördüm demeyelim!.. iyi bakmak, iyi görmek, iyi okumak da lazım J ..  değil mi azizim.) 
Mekâna girmeden önce, dış kapının  sağındaki duvarda; bu yapıda özellikle anılması gereken isimler var.. ve sonra yine ana panoda kısaca tarihçesi verilmiş.. daha önce genel bilgimiz olsa da yine de anımsamak açısından göz gezdirip şöyle bir okuyoruz..

Sultan Abdülmecid'in Mozaik Tuğrası
Dış narteks ana giriş kapısının sağındaki duvarda Sultan Abdülmecid'in Tuğrası sergilenmektedir. Tuğra, 1847-1849 yıllarında Fossati Kardeşlerin Ayasofya'da yaptığı onarımlar sırasında, Ayasofya'nın dökülmüş olan altın yaldızlı orijinal mozaik tanelerinden, İtalyan Usta N. Lanzoni'ye yaptırılmıştır. Bu tuğra Fossati tarafından Sultan Abdülmecid'e hediye edilmiş. 
Ayasofya da  en kapsamlı onarım çalışması, Sultan Abdülmecid Dönemi'nde (1847-1849 yılları arasında) İsviçreli Fossati Kardeşler tarafından yapılmış. 
*****
Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiş. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya,  adını almış olduğu misyonla (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmış.  
Ve Ayasofya Bizans İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak da katedral işlevi görmüş. 
Birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmış. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmış. (Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarında görülebilmektedir.) 

Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmekte imiş. 

İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiş. (Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.) 

Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmış.

1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuş.  

Bunları ve ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçaları Ayasofya’nın batı kısmındaki bahçede görebilirsiniz. 
Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmış.
Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ( şu an bile unvanını koruyan ' Dünya'nın en hızlı inşa edilen katedrali' unvanına sahip olmuş. Ama bedelini ağır vergilerle halk ödemiş!.. ) ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmış. 
Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçmekte imiş.. (bkz.) 
Of of ne büyük bir güç gösterisi ne büyük bir hırs!..  yüzyıllarca süren iktidar savaşları!..  
Üçüncü Kilise, Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik ise, geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesi olmuş. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi var. 
İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiş. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiş. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler ise Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmış. 
Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuş. İçeriyi gezerken mermerlerdeki bu özellikleri görebiliyoruz.
Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmakta imiş. 
Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiş. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmış. 

Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir. 
Ayasofya, Doğu Roma Döneminde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle İmparatorların taç giyme merasimlerinin yapıldığı mekânmış. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekânın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür. Burada gözlerimizi kapayıp, taç giyme törenlerini gözümüzde canlandırmaya çalışıyoruz.. 
IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından 1204- 1261 yılları arasında işgal edilmiş, bu dönemde gerek kent, gerekse Ayasofya yağmalanmış. 
1261 yılında Doğu Roma, kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya’nın oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir. (büyük Konstantin’in büstü bu yağmadan nasibini almış ve Roma’ya getirilmiş olması kuvvetle muhtemel! Sf 32) 
Ve ne zaman mı Osmanlılar’ın eline geçiyor Ayasofya! 
Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle...
Vtabi ki Kilise oluyor Cami. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunuyor ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürüyor. 
 
Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmış. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevini yerine getiriyor. ( Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren ise hiç çökmemiş.) 
Zamana meydan okuyan dev yapı Ayasofya; bin usta, on bin amelenin çalışması ile 5 yıl, 11 ay 10 gün süren inşaatlarla tamamlanmış. Ayasofya çeşitli dönemlerde büyük tehlikelerle karşılaşmış ve yapı takviyesi, onarım görmüş.  55,60 metre yüksekliğinde ve ortalama 31,36 metre çapındaki devrin mucizesi olarak nitelendirilen kubbesi 1,1 metre genişliğinde 40 kaburgaya dayanmaktaymış. Yapının ağırlığını 40 tanesi aşağıda 67 tanesi yukarıda olmak üzere 107 sütun taşırken, açılan 40 pencere ile yapının bol ışık alması da sağlanmış.

Mihrap
Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiş. Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiş.


Absidde Bizans döneminde yıkılan pencerelerin yerini,Osmanlı döneminde renkli camdan yapılma; ayetlerle süslü  (vitray) pencereler almış. 
Absid çevresinde Osmanlı döneminde eklenen yapılar yoğunlukta. Örneğin absidin sağında mermerden yapılma minber, solunda (altta) Osmanlı sultanının namaz kıldığı hünkâr mahfili yer alıyor.
 Minber

Ayasofya'da mihrabın sağında yer alan ve Sultan III. Murad Döneminde yapılmış olan minber Osmanlı dönemi 16. yüzyıl mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir. 
Yine ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise, Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiş. 
Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde ise Ayasofya’nın kuzeyine bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçen Ayasofya da,  en kapsamlı onarım çalışması ise; Sultan Abdülmecid Dönemi'nde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşler tarafından yapılmış. (sol yandaki foto: Abdulmecid, alttaki foto: Fossati )



Bu onarım çalışmaları sırasında, daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmış. 
Sultan Abdülaziz Döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve 1873- 1874 yılları arasında ise yeniden  yaptırılmış. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış.


Aynı dönemde Hattat (Kadıasker) Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiş. 


“Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.


Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır.

1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapulu imiş.. Bu böyle biline :)   AYASOFYA’NIN tapusu bizdedir anlayacağınız .) ama biz Türkler misafirperverizdir, her daim ziyaretimize bekleriz.. ne de olsa bu bir kültür mirasıdır yakından görmek herkesin hakkıdır.. 
*****
Şimdi verdiğimiz bu kısa tarihçeden sonra artık Ayasofya’nın içinde zamanda yolculuğa çıkabiliriz... :) 


İçeriye giriyoruz..



*****
Hünkâr Mahfili

Padişahların Cuma ve Bayram namazlarını, ayrıca Kandil gecelerinde yatsı namazlarını kılmaları nedeniyle, Osmanlı mimarisinde "Hünkâr Mahfili" ya da "Mahfil-i Hümayun" olarak adlandırılan ve Padişahların ibadeti için oluşturulmuş, özel mekân.


*****

koridordan geçip...



ara merdiven ve taşlı yoldan üst kata çıkıyoruz...



İkinci kattayız.. 


üst kattan Ayasofya Müzesi'ne bakış.. 


Omphalion  -  Taç Giyme Bölümü
Doğu Roma Dönemi'nde, İmparatorların törenle taç giydikleri alan.Büyük mermer dairenin etrafında değişik renk ve boyutlardaki dairelerden oluşan; Omphalion - Taç giyme törenlerinin yapıldığı kare alan üst kattan daha rahat görülebiliyor. Ve ardından Ayasofya'daki en önemli kültür varlıkları olan mozaikleri inceliyoruz..

9. yüzyıl tarihli bu mozaikte,(sağdaki) kanatlarıyla tasvir edilmiş baş meleklerden; Cebrail (Gabriel)  sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiş. Bu kürenin dünyayı temsil ettiği sanılmaktadır. Fakat mozaiğin  9. yüzyılda yapılmış olduğu göz önüne alınırsa, sanatçının hangi bilgiye dayanarak dünyayı yuvarlak temsil etmiş olduğu düşündürücüdür.

Kubbe Melek Tasvirleri
Pandantifler üzerinde birbirilerine tam eş olmayan dört melek figürü işlenmiş. Bu melekler Cennette Tanrı'nın Tahtı'nı koruduğuna inanılan, bir baş ve altı kanattan oluşan, Seraphim betimleri oluyormuş. Doğuda yer alan melekler mozaikten yapılmış, batıdaki iki melek ise Doğu Roma Döneminde bozulmuş ve fresko olarak yenilenmiş.
Pandantiflerde yer alan melek figürlerinin yüzleri Osmanlı dönemi'nde yıldız biçimli madenî bir kapak ile kapatılmış. 2009 yılında kubbede yapılan mozaik onarımları sırasında, kuzeydoğudaki melek tasvirinin yüzünü örten kapak açılarak, meleğin yüzü ortaya çıkartılmış benim ne işim var burada der gibi bakıyor ablaJ


Absidin üst kısmında yer alan, kucağında çocuğunu taşıyan   Meryem Ana mozaiği 9. Yüzyıl tarihli.


Apsis Mozaiği
Meryem Ana ve kucağında İsa 
Meryem Ana’yı taht üzerinde tasvir eden bu mozaikte, tahtın üzerindeki minderlerdeki semboller pik (maça) sembolleri oluyormuş.İsa’nın giysisinin sarı renkte parlayan mozaik taşlarının yapımında altın, beyaz renkte parlayan kısımlarının yapımındaysa gümüş kullanılmış.
Tympanondaki Patrik Mozaikleri
Yapının kuzey yönündeki yarım kemerli nişler içerisinde mozaikten yapılmış Patrik figürlerinden günümüze yalnızca üçü iyi durumda gelebilmiş. Birinci nişte, İstanbul Patriği Genç İgnatios, dördüncü nişte İstanbul Patriği Aziz İoannes Khrysostomos ve altıncı nişte Antakya Patriği Aziz İgnatios Theophoros yer almaktaymış.  Yedinci nişte görülen mozaik parçalarının ise, Athanasios'a ait olduğu düşünülmekte imiş. Mozaiklerin kesin yapılış tarihleri bilinmemekle birlikte, 9. - 10. yüzyıla tarihlenmektedirler.

VI. Leon Mozaiği
İmparator Kapısı üzerinde yer alan Pantaktrator İsa tasvirli mozaikte ortada; İsa, arkalıklı bir taht üzerinde oturmakta, sağ eliyle takdis eder durumda, sol eliyle sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncilin üzerinde Grekçe " Barış Sizinle Olsun. Ben Dünyanın Nuruyum" ibaresi yazılıdır. Sağ tarafta madalyon içerisinde Başmelek Cebrail (Gabriel), sol tarafta ise madalyon içerisinde Hz.Meryem tasvir edilmiş. İsa'nın ayakları dibinde ona secde eder durumda Doğu Roma İmparatorlarından VI. Leon ( 816- 912) yer almaktadır. Mozaik tasvir 10. yüzyıla tarihlenmekte imiş.
Sunu Mozaiği 
İç narteksin güney yönündeki Vestibül Kapısı üzerinde Ayasofya'nın en önemli figürlü mozaiklerinden biri olan sunu mozaiği bulunuyor. Bu mozaik Fossati tarafından Ayasofya'da yapılan onarımlar bitmek üzereyken 1849 yılında ortaya çıkartılmış.  
Ortada arkalıksız bir taht üzerinde Hz.Meryem ve başının iki yanındaki madalyonlarda METER ve THEOU yani "Tanrı Anası" olduğunu ifade eden kelimelerin kısaltılmış monogramları bulunmakta imiş.  Hz.Meryem'in kucağında Çocuk Hz. İsa tasvir edilmiş. Hz.Meryem'in solunda kentin kurucusu olan İmparator I.Konstantinos, elinde İstanbul kentini temsil eden maket tutmaktadır. İmparator I.Konstantinos'un yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; "Azizler Arasında Büyük İmparator Konstantinos" yazılı imiş. Hz.Meryem'in sağında ise İmparator Justinianos, elinde Hz.Meryem ve Hz. İsa'ya takdim ettiği Ayasofya maketini tutmaktadır. Yanında yukarıdan aşağıya doğru koyu mavi harflerle Grekçe; "Hatırası Ünlü İmparator Justinianos" yazıyormuş.  Bu mozaikte, İmparator I.Konstantinos ve İmparator Justinianos'un ellerinde tuttukları maketleri Hz.Meryem'e sunmaları ile Hz.Meryem'in, şehrin ve kilisenin koruyucusu olduğu vurgulanmak istenmiş. Mozaik pano 10. yüzyıla tarihlenmekte imiş.
Zoe Mozaiği
Mozaik panoda, İmparator IX. Konstantinos Monomakhos (1042- 1055) ve İmparatoriçe Zoe betimi yer almaktadır. İmparatorun başının üzerinde, "Romalıların İnançlı Hükümdarı, Tanrının İsa'sının Kulu Konstantinos Monomakhos" yazılıdır. İmparatoriçe'nin başının üzerinde ise "Çok Dindar Agusta Zoe" yazılıdır. 
Ortada bulunan kainatın hâkimi (Pantokrator) Hz. İsa'nın başının iki tarafında ise Jesus Khristos adının kısaltılmış harflerini içeren IC ve XC monogramları bulunmaktadır.Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı sembolize etmektedir. Bu mozaik 11. yüzyıla tarihlenmektedir.
Deisis -YAKARIŞ- Mozaiği
Güney galerinin batı duvarında Doğu Roma resim sanatında Rönesansın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik pano bulunmaktadır. Tasvirde, sağda İoannes Prodromos (Vaftizci Yahya) ile solda Hz.Meryem, ortada ise Pantakrator İsa bulunmaktadır. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Hz.Meryem ve Hz. Yahya'nın Hz. İsa'ya yakarmaları tasvir edilmiş.  Bu mozaik Doğu Roma sanatında İlkçağ resim sanatının ana prensiplerinin yansıtıldığı en güzel örneklerden biridir. Desisis Mozaği 13. Yüzyıl olarak tarihlenmiş.
Komnenos'lar Mozaiği
Mozaik panoda İmparator II. İoannes Komnenos ile eşi Macar asıllı Eirene ve oğulları II. Aleksios yer almaktadır. Kompozisyonun ortasında kucağında Çocuk Hz. İsa ile ayakta duran Hz.Meryem tasvir edilmiştir. İmparatorun baş kısmını çevreleyen yazıda "Romalıların Hükümdarı Porphyrogennetos Komnenos" soyluluk işareti temsil edilmiş.  İmparatoriçenin başının etrafında ise "Dindar Augusta Eirene" yazılı imiş. 

İmparatoriçe Eirene Macar Kralı Laszlo'nun kızı, Avrupalılara özgü bir tipte gösterilmiştir. Panonun yanında yer alan payenin üzerinde ise, babası tarafından 1122 yılında tahta ortak edilen ve genç yaşta hastalıktan ölen Prens II. Aleksios yer almaktadır. Mozaikte Prensin hastalık yüzünden yüz hatlarının çökmüş ve solgun olduğu görülebilmektedir. Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıkları bağışı sembolize etmektedir. Mozaik pano 12. yüzyıla tarihlenmektedir.

*****
Mihrap çevresindeki çiniler (sol üst), 1. Mahmut Kütüphanesi (sol-orta), Ayasofya'nın (4 melek) Kubbesi (üst-orta), Dilek Sütunu (sağ üst), Müezzin Mahfili (sol alt), Mermer Küpler ( alt-orta)Komutan Henricus Dandolo'nun Mezat Taşı (Sağ alt) bkz

*****


Viking Yazısı
Doğu Roma Döneminde Saray Muhafızı olan Viking Askeri tarafından mermer korkuluk üzerine yazılan ve  9. yüzyıla ait olduğu tespit edilen bu yazıda;"Halvdan buradaydı" ibaresi yazılı imiş.  
Savaşçı kişilikleri ile bilinen ve İstanbul'a gelen bir grup Viking’li, burada İmparatorluğun isteği ile çoğunu kendilerinin oluşturduğu "Varangian" adlı muhafız alayına katılır. Bu birlik yaklaşık iki yüz yıl İmparatorluğun dört bir yanında, saray adına çetin savaşlara katılarak ün yapar..
Cennet ve Cehennem Kapısı
İmparatoriçe locasının biraz ilerisinde üzerlerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “Cennet ve Cehennem Kapısı” olarak adlandırılan mermerden yapılmış bir kapı bulunuyor. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunuyor. Kilise temsilcileri synod adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlermiş.
Cennet ve Cehennem kapısından geçtikten sonra, taşlı yoldan alt kata inip, ara koridordan da geçip, avluya çıkıyoruz.  Zamanda çok uzun yolculuklar yapıp, içerideki ruhani havayı da aldıktan sonra dışarıdaki pırıl pırıl güneşli bir sonbahar ışıkları altında Ayasofya alanındaki diğer ek binaları keşfe doğru yol alıyoruz.   
En çok ziyaret edilen müzeler arasında yer alan ve Dünyanın 8. harikası olarak gösterilen Ayasofya’yı  biz bir kez daha gezdik. Şimdi sıra hiç gezmeyenlerde J

Esin Bozdemir
devam edecek..
AYASOFYA DIŞ MEKANLARI


Daha kapsamlı bilgi için bkz:  Ayasofya Müzesi

10 yorum:

  1. ne kadar gezsek yetmiyor,
    ah birde olduğu gibi kalabilseydi; müslümanlar üzerine bir elbise giydirmeseydi,

    emeğine sağlık, zevkle okudum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @düşünce bahçesi,
      İstanbul stratejik öneme sahip özel bir şehir.. Ve Ayasofya'nın varlık sebebi de bu anlamda kayda değer bir durum!.
      Büyük bir güç gösterisi olarak inşa edilmiş olan Ayasofya'da iktidarlar değişince mekanın sanatsal ve dini ikonaları da değişmiş. Evet, konuşan duvarlarda pek çok mesaj saklı!.
      Düşüncelerine teşekkür ederim sevgili düşünce bahçesi..

      Sil
  2. Ben de sayende yeniden ve çok anlamlı doğru izahlarınla bitmesinden korkarak tekrar tekrar okuyarak, yıllar sonra bir kere daha ziyaret etmiş oldum bu muhteşem Ayasofya müzesini Esin.. Gerçekten muhteşem bir sunumdu okuduğum ..
    Ve anlatamayacağım kadar emek verilmiş, çekimi sana ait fotoğraflarınla zenginleştirilmiş bu değerli sunu için sana yürekten teşekkür ediyorum..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @gülsen VAROL,tur
      Son üç-beş yıldır ne zaman ki Sultanahmet'e gitsek, genellikle ziyaret ettiğimiz müzelerden biri olmuştur Ayasofya. Hep aklımdaydı bloğumda da yayınlamak. Ayasofya'da anlatılacak çok detay var.. olabildiğince fotoğraflarla anlatmak istedim..eksiklikler olsa da, öncelikli olanlara yer vermeye çalıştım.. Ben teşekkür ederim Gülsen Hoca'm.. Sevgi ve Saygılarımla...

      Sil
  3. Ayasofya'ya defalarca yolu düşen insan dünya şanslısıdır benim gözümde.
    İstanbul'a nadiren yolu düşmüş biri olarak içini görememiştim.
    En son dört yıl kadar önce gittiğimizde programımızdaydı; ama tadilattaydı şansımıza...
    Esinciğim bu nefis postun ilaç gibi geldi bana o yüzden...
    Fotoğraf olayını aştın iyice, bayıldım her bir çekimine...
    Bu postu 1 kez okumak asla yetmeyecek..
    Ara ara gelip iyice özümsemeli. Üstelik devam da edecekmiş. Harikasın!

    Emeğine sağlık Esinciğim. Çok teşekkürler!
    Devamı için meraktayım.
    Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Zeugma,
      Ümit ederim siz Ayasofya'yı ziyaret ettiğinizde tadilat bitmiş olur..
      (Nedense bu tarihi yapıların tadilatları, restorasyonları bir hayli uzun sürüyor. Mutlaka daha itina ve hassas çalışma gerektiriyordur.. ama düşünüyorum da yıkılmak istenen ve bir şekilde kitabına uydurulup yıkılan ahşap yapılara göz açıp kapayıncaya kadar hemencecik AVM.ler yapılıyor.. Temennim Haydarpaşa Garı'nın da onarılması istasyon olarak işlevini sürdürmese dahi müzeye dönüştürülmesi olacaktır. )

      Postun devamı var..çünkü Ayasofya tek bir yapıdan ibaret değil aslında..sonrasında değişen iktidarlarla ek yapılar eklenmiş..onları anlatacağım .) Değerli düşüncelerin için teşekkür ederim.
      Güzel bir hafta dilerim.. Sevgilerimle..

      Sil
  4. Yine gezdim Fotoğrafların ve bilmediğim bilgilerinle Esin 'ciğim.Lise yıllarımda içini gezdim ama çok şeyi görmemişim .Yeniden gezmak gerek ,bilgilerin rehberim olacak.Teşekkürler ,sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Arzu Sarıyer,
      Arzu Öğretmenim.. önemli bir ayrıntıya dikkat çekmişsiniz.. Genellikle 'ben daha önce gittim ve gördüm' deriz ya hani!. ve elbette sonrasında gidip görmediğimiz başka keşiflere yol alırız. Oysa zaman içinde değişen ve güncellenen tarihi yapılar, antik kentler ve müzelerimiz oluyor. Yeni buluntularla, onarımlarla zenginleşebiliyor. Tabi ki bunun tam tersi de oluyor. Yağmalamalar, hırsızlıklar ve vandallıklarla tamamen yok da olabiliyor ... bir gördüğümüzü aynı şekilde bir daha göremiyor olabiliyoruz.. bambaşka bir misyona - değişime uğrayabiliyor. Bu yüzden fırsat yaratıp yeniden gidip görmek te gerekiyor bazen.. Ben teşekkür ederim. Sevgilerimle..

      Sil
  5. "Komutan Henricus Dandolo" resmine küçük bir katkı yapayım. Zira Dandolo'nun kimliği bilinmeden geçilip gidilecek bir zat değildir. Enrico Dandolo, Venedik Devleti'nin 41. Doge'sidir. İhtiraslı, kör ve para için yapmayacağı bir şey olmayan hırs ve aç gözlülük abidesidir. 4. Haçlı Seferi sırasında, Kudüs'e gitmek için paraları çıkışmayan haçlı komutanları biraz şantajla biraz kandırarak İstanbul'u ele geçirtip yağmalatır. Kurulan Latin krallığı döneminde şehrin tüm değerlerinin çalınıp Avrupa'ya götürülmesine sebep olur.
    Bu çok değerli yazı ve görseller için sizi candan kutluyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Mehmet Bilgehan Merki,
      Bahsettiğiniz bilgiler oldukça önemli. Komutan Henricus Dandolo, 'Da Vinci'nin Şifresi' nin yazarı Dan Brown'un 'İstanbul şifreleri' ne de konu olmuş. Kâh ruhani söylemlerin ve bağnazlıkların kisvesinde, kâh entrikaların tuzağında olmuş bir İstanbul var ki!. ve tüm zamanların ibadet ve iktidarların arenasında hep Ayasofya olmuş. Dandolo da bu entrikaların oluşumunda önemli bir aktör!.. (bu mezar taşının sadece sembolik olduğunu...NTV Tarih dergisinde okumuştum) bkz:
      http://www.altinkitaplar.com.tr/haber/ntv-tarih-cehennemin-izini-surdu/

      Ayasofya ile ilgili yazıma katma değer yapan bu önemli bilgiler için size çok teşekkür ederim Mehmet Bey. Amacımız konuya ilgi gösterilmesine yönelik okurların dikkatini çekebilmekte.. Çünkü Ayasofya ile ilgili anlatılacak çok şey var.. Bizler ayna tutuyoruz sadece, gerisi okura, gezgine ve aslında bu topraklarda yaşayan herkese kalıyor. Devamında merakla gidilip görülmeli, farklı kaynaklardan okunup araştırılmalıdır.

      Bu arada ben çok kısa bir süre önce Mine G. Kırıkkanat'ın Tarihin En Büyük Sahtekarlığı 'Bir Hıristiyan Masalı'nı okudum.. Okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. Bu kitapta gerçek belgeleriyle ve derin araştırmalarla yapılmış çok önemli bilgiler mevcut. Üstelik konumuzla da bağlantılı. Okurlara öneririm. Bu kitabı okuduktan sonra Ayasofya'ya çok daha farklı bakacaklardır eminim.. Çünkü Ayasofya demek İstanbul demektir'.

      'Bir Hırıstiyan Masalı'nda (Arka kapak yazısında) ' Mine G. Kırıkkanat diyor ki "

      "Papalık makamı ve devletinin kurucu yasası, Vatikan'ın gizli arşivlerinde "Donatio Constantini" başlığıyla yer alan Büyük Konstantin'in vasiyet belgesi, dünya tarihinin en büyük sahtekârlığı, Avrupa'yı Asya'dan ayıran siyasal oluşumun temel yalanıdır.

      Böyle bir vasiyet yoktur. Papalık devleti bir tezgahtır ve Papa'ların ne ruhani, ne de siyasal meşruiyeti vardır. Büyük Konstantin'e atfedilen sahte vasiyet, Hıristiyan dünyaya önderlik ve devletler üstü yetki makamını, Konstantinopolis'ten Roma'ya kaydırmaya yaramıştır.

      Bir Hıristiyan Masalı, 1684 yıl önce dünyanın merkezi İstanbul'a karşı kurulan çokuluslu komplonun, polisiye tadında tarihidir. İstanbul, 1123 yıl süreyle Roma İmparatorluğu'nun başkentiydi. Sadece 561 yıldır bizim mülkümüz. Geçmişini doğru okuyamazsak, geleceğini çaldırabileceğimiz bir mücevher.

      Çünkü komplo baki…

      Komplocular, pusuda."

      Sil

Related Posts with Thumbnails